199 visiteur(s) et 0 membre(s) en ligne.
  Créer un compte Utilisateur

  Utilisateurs

Bonjour, Anonyme
Pseudo :
Mot de Passe:
PerduInscription

Membre(s):
Aujourd'hui : 0
Hier : 0
Total : 2270

Actuellement :
Visiteur(s) : 199
Membre(s) : 0
Total :199

Administration


  Derniers Visiteurs

vickii : 23h31:01
lalem : 2 jours
murat_erpuyan : 7 jours
SelimIII : 8 jours


  Nétiquette du forum

Les commentaires sont sous la responsabilité de ceux qui les ont postés dans le forum. Tout propos diffamatoires et injurieux ne sera toléré dans ces forums.


Forums d'A TA TURQUIE :: Voir le sujet - Can Baydarol'dan mektuplar...
Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum Forums d'A TA TURQUIE
Pour un échange interculturel
 
 FAQFAQ   RechercherRechercher   Liste des MembresListe des Membres   Groupes d'utilisateursGroupes d'utilisateurs    

Can Baydarol'dan mektuplar...
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5  Suivante
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque
Voir le sujet précédent :: Voir le sujet suivant  
Auteur Message
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 22 Jan 2024 20:19    Sujet du message: Répondre en citant

Çelişki

Can Baydarol


Sadece TRT seyrettiğimiz yıllardaki yaşıtlarımın en favori dizilerinin başında gelirdi. Kaptan Kirk, Mister Spaak, hemen anladınız, “Uzay Yolu”. Kapılar”fışş”, “fışş” sesleri ile dokunmasız açılınca, “vay be! Teknolojiye bak!” diye hayranlıkla seyrederdik. Evet belki “Uzay Yolu” dizisinde seyrettiklerimiz çağımız için hala hayal olmaya devam etse de, Alper Gezeravcı’nın uzay seyahati ister istemez “Uzay Yolu” dizisini anımsamamıza neden oldu. Bu sefer tek TV kanalına mahkum olmasak da, hemen hemen bütün kanallarda, Gezeravcı’nın uzay macerasını nefesimiz kesile kesile izledik. Kendisine dönüş yolunda da bol şans diliyorum. Sağ salim ayağının tekrar dünyaya basması hepimizin ortak dileği olsa gerek.

Peki bu seyahati destekleyenler kadar eleştirenler de olmadı mı?
Hemen belirtmem gerekirse, özellikle gençlerimize örnek olması, hurafelerden arındırılmış bir eğitime yol açabilme talebini canlandırması adına, ben destekleyenler tarafındayım. Ancak soru işaretlerimi de hemen art arda sıralayacağım.

Zaten başkaları tarafından kanıtlanmış ve 1960’lı yıllardan beri süre giden bir uzay yolculuğu için, 55 milyon dolarlık bir seyahat bileti biraz pahalı değil mi? Hele ülkemizin içinden geçmekte olduğu ekonomik darboğaz ortadayken! İtibardan tasarruf olmaz diyebilirsiniz. Ama itibardan tasarruf etmeye etmeye bu hallere düşmedik mi?

Diyebilirsiniz ki; ülkeler artık uzaydaki varlıklarını pekiştirmek için kıyasıya yeni bir rekabet ortamına girdiler ve Gezeravcı da bu anlamda Türkiye’nin ilk sembolü. Katılırım, hatta Gezeravcı’nın Atatürk referanslı “istikbal göklerdedir!” sözünü bir adım öteye taşıyarak “istikbal uzaydadır!” düşüncesini de dile getirebilirim. Ama Gezeravcı uzay yolculuğuna çıkarken, ABD, Rusya, Çin ve Hindistan’ın ardından Ay’a yumuşak iniş gerçekleştiren 5inci ülke olan Japonya’nın bu alandaki rekabet üstünlüğünü nasıl görmezden gelebilirim?

Evet Gezeravcı ile gurur duyalım ama eğer istikbali uzayda arayacaksak, almamız gereken çok uzun bir yol olduğu gerçeğini gözden kaçırmayalım. Eğer ömrüm yeter de, moda tabiri ile “yerli ve milli” bir Türk uzay gemisinin Ay’a yumuşak iniş yaptığına tanıklık edersem gerçek anlamda gurur duyacağım.

Tabi bu temennim yine ekonomiden geçiyor. Siyasi hesaplardan arındırılmış gerçekçi bir ekonomi ve çağdaş eğitim planlaması olmazsa olmaz olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle de büyük paralar harcayarak iyi eğittiğimiz gençlerimizin gelecek umutlarını yurt dışında değil, yurt içinde aramalarını teşvik etmemiz gerekiyor.

Çok şey mi istiyorum? Evet. Bizim gençlik yıllarının çok sevdiğim sloganıydı: “Gerçekçi ol imkansızı iste!..”

Tabi imkansızı isterken uzay yolculuğumuzla çelişen görüntüleri nasıl yok sayabiliriz?

Eğer anlatılanlar doğruysa Gaye hanımın Merkez Bankası’nı babasının çiftliği haline getirdiğini, çevremizde giderek yayılmakta olan ve bölgesel hale dönüşme sinyalleri veren savaş gerçeğini, yaklaşan yerel yönetim seçimlerinin, mevcut söylemlere bakıldığında yerel kalmayacağını, vs.

Seçim demişken özellikle İstanbul’a bakıldığında, eğer Sayın Kurum kazanırsa, büyük olasılıkla Sayın Erdoğan partili Cumhurbaşkanı sıfatına “partili Cumhurbaşkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi gölge Başkanı” sıfatını da ekleyerek, ömür boyu Cumhurbaşkanı olma imkanını elde edecek. Tersi olur da Sayın İmamoğlu ikinci kez İBB Başkanı olursa, büyük olasılıkla bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en büyük adayı haline dönüşecek.
Bu siyasi ortamda sizce Ay’a yumuşak iniş yapacak “yerli ve milli” Türk uzay gemisi hayalimi ertelemeli miyim?

Neyse, hayal kurmaya devam…


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 28 Jan 2024 21:22    Sujet du message: Répondre en citant

Enerji savaşları

Can Baydarol


Bilinen insanlık tarihini enerji bulma kavgası temelinde anlamak ve yazmak mümkün. Sizde eksik olanı başkasının üstünden ele geçirmek, bu sayede daha rahat yaşamak için gerekirse savaşmak. Köleleştirmek süreci olarak algıladığımız, esasen kölenin enerjisinden yararlanmak için yapılan savaşlardan günümüzdeki savaşlara uzanan sürecin temelinde hep enerji var.

Geçen hafta katıldığım çok önemli bir toplantıda konuşmacının anlattıklarını sindirmeye çalışırken aklımdan geçenleri yukarıdaki paragrafta özetlemeye çalıştım.

Dara düşen ABD ekonomisinin çıkış yolu 2011’e kadar ihracatı yasak olan enerjinin önündeki yasağı kaldırmak ve bu yolla çok büyük stoklara sahip olduğu kaya gazını üçüncü ülkelere satmak olmuş.

Rusya Ukrayna savaşının ardından Rusya’ya getirilen ambargoların başında, Rus doğal gazının AB dünyasına satışının yasaklanması ile birlikte alternatif enerji kaynaklarının başında ABD kaya gazı gelmiyor mu? Peki bu gazın taşınması için eldeki lojistik imkanlar yeterli mi? Şimdilik hayır. Diğer ifadesi ile bu gazı taşıyacak ne yeterince gemi ne de aktarma istasyonu var. Ancak açığın kapatılması için ciddi çabalar var ve bu çabalar sürdüğü sürece Rusya Ukrayna savaşının bitmesi imkansız gözüküyor.

Bu güne kadar ABD’nin AB ülkelerine ihraç ettiği kaya gazı, mevcut stokla karşılaştırıldığında çok küçük bir miktar. Amaç olabildiğince daha fazlasını pahalıya satmak.

Peki ya İsrail Filistin savaşı? ABD çıkarlarına ters düşen alternatif doğal gaz kaynakları İsrail’in kıta sahanlığı içinde yer almıyor mu? Buna Gazze’nin, yani Filistin’in kıta sahanlığında yer alan kaynak da eklendiğinde çok daha önemli bir alternatif ortaya çıkmıyor mu?

Peki ABD niye İsrail’in La Haye Adalet Divanı’nın önümüzdeki ay “soykırım” suçuna işaret etmeye hazırlandığı kirli savaşına bugüne kadar göz yumdu? Bu durum büyük olasılıkla Yahudi lobisinin özellikle ABD finans dünyasının içindeki rolü ve yaklaşan başkanlık seçimleri temelinde izah edilebilir. Peki Batı dünyasının bütün prestijini yerle bir eden bu görünüm daha ne kadar devam edecek? La Haye Adalet Divanı’nın esasen yaptırım gücü olmayan kararı Netenyahu’yu durdurabilecek mi? Bilemiyoruz.

Bütün bu enerji kavgalarının içinde Türkiye’nin yeri ne?

Kısmen kendi kaynaklarına kavuşma imkanına erişme çabaları bir yana (bütün göstergeler dışa bağımlılıktan en fazla yüzde 20 oranında kurtulabileceğimize işaret ediyor), ülkemiz enerji kaynaklarının geçiş yollarının merkezinde yer alıyor. Bu durum ülkemizin bir anlatıma göre en büyük şansı ama bir diğer anlatıma göre de en büyük riski. Sular durulduğunda gerek İsrail + Gazze + Mısır hattından gelecek doğal gaz, gerekse Türkmenistan + Azerbeycan hattından gelecek olan gaz AB ülkeleri için can simidi görüntüsü veriyor.

Peki bu dağıtımı yapabilmek için yeterli stok imkanlarına sahıp miyiz? Göründüğü kadarı ile hayır. Yıllardır süre giden Tuz Gölünün altındaki stoklama alanı hala tatminkar ölçüde tamamlanamadı.

Doğal olarak Rusya’nın Trakya bölgesindeki Rus gazını depolama girişimleri de var. İyi de Rusya ambargosu devam ettiği oranda bu gaz kullanılabilir mi? Ya da ABD çıkarlarına ters düştüğü oranda hareket marjımızın sınırları ne?
Arada İsveç’in NATO üyeliğine onay verip F16 ve yenileme kitlerine sahip olabilmenin önünün açıldığı bu günlerde, yüzümüzü tekrar Batıya döndürdüğümüz var sayılırsa, bundan sonra Rusya ile hangi ilişki biçimi içinde kendimizi bulacağız?

Sorulabilecek çok sayıda cevapsız soru ile karşı karşıyayız. Sorular ve cevapları doğru yerine oturmadıkça bize rahat yüzü yok.

Dönemin ruhu belirsizlik algısı ile örtüşüyor.

İç politika mı dediniz?

O cephede değişen bir şey yok.

Allah bizi 1 Nisan sabahı yaşayacaklarımızdan korusun!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 04 Fév 2024 15:32    Sujet du message: Répondre en citant

Ekonomik suç

Can Baydarol


Can Atalay’ın milletvekilliğinden düşürülmesini hep beraber izledik. Sessizce diyemiyeceğim, epey bir ses hem mecliste, hem de konunun vehametini idrak eden çevrelerde çıktı. Peki bu meclis kararının halkın daha da fakirleşmesi anlamına geldiği geniş halk kesimleri tarafından idrak edildi mi? Korkarım hayır. İdrak edilseydi eğer, aynı günlerde ekonomileri bozulmaya başlayan AB çiftçilerinin özellikle Brüksel’de yaptığı protesto gösterilerinin benzerini ülkemizde de yaşamaz mıydık?

Daha önceki yazılarımda Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in çabalarının yapısal reformlar yapılmadıkça beyhude olduğunu, bunun için bazı hassas konularda Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna etmesinin önemine vurgu yapmıştım. Peki Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi sizce Sayın Erdoğan’ın ikna edildiğine yönelik bir mesaj içeriyor mu? Bana göre kesinlikle hayır.

Bir adım daha öteye gidelim. Anayasa Mahkemesi Yargıtay kavgası haline dönüşen ve sonuçta hakem kararı ile Yargıtay’ın kazandığı bu görüntüden, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası fiilen yürürlükten kalkmıştır diyen siyasetçilerimiz ve hukuk insanları haksız mı? Sınırlı hukuk bilgime rağmen haklı oldukları düşüncesindeyim. Peki meşruiyetini mevcut Anayasa’dan alan bütün seçilmişler, Anayasa ortadan kalktıysa kendi varlık gerekçelerini nereye dayandıracaklar? Hatta bir adım daha ileriye giderek eğer bugün yürürlükte olan yasaların kaynağı mevcut Anayasaysa, sözkonusu yasaların meşruiyeti de geriye dönük olarak sorgulanır hale gelmez mi?

Kendi adıma beni en çok üzen konuya da açıklık getireyim. Gençlik yıllarımda 12 Eylül 1980 darbesinin eseri olarak hazırlanan ve 1982 yılında referandumla kabul edilen mevcut Anayasaya “demokratik olmadığı gerekçesi ile” hayır oyu veren yüzde 7’nin içinde yer almıştım. Hatta rahmetli anneannemi de hayır oyu vermeye ikna etmiştim. Ardından Anayasa’da yapılan sözüm ona iyileştirmelerin hepsinde de oyum “hayır” oldu. Gerekçem çok basitti. Sistemin özüne dokunulmaksızın yapılan bütün iyileştirmeler, esas itibarı ile 1982 Anayasası’nın tekrar tekrar kabul ettirilmesinden başka bir şey değildi. Üzüldüğüm noktaya gelince, geldiğimiz aşamada mevcut Anayasayı savunmak zorunda bırakılmak.

Bütün olan bitenin ekonomi üstündeki olası etkilerini düşünürken, Hafize Gaye Erkan’ın babasının çiftliği haline getirdiği iddia edilen Merkez Bankası Başkanlığından afedildiğini öğrendik. Çok değil bir kaç gün öncesinde İran Cumhurbaşkanını karşılama protokolünde yer alan Erkan’ın afedilmesi siyasi iradenin garip bir tecellisi olarak anılarımdaki yerini aldı almasına da, Merkez Bankası’nın sözüm ona özerkliği konusundaki tereddütlerimi de artırdı.

Sizce hukukun üstünlüğünü bir yana bırakın, ekonominin özerk kurumlarının üstüne bunca şüpheler düştüğü ülkemize yabancı sermayeyi çekme olasılığı var mı? E geldi ya diyebilirsiniz. Gri listeden kara listeye düşmemek için operasyon üstüne operasyon yapan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın çabaları da bu görünümde beyhude değil mi?

Olan biten herşey Türk halkının giderek fakirleşmesi anlamına geldiği oranda, eğer demokrasiye olan inancımızı hala sürdürebiliyorsak, “sandıkta cezalarını bulurlar” diyebiliyor muyuz? Yerel seçimlerin arifesinde sayıları 16 milyon olarak ifade edilen emeklilere ciddi bir seçim rüşveti bekleyenlerden misiniz?

Kuzeyimizdeki savaş 24 Şubat’a geldiğimizde ikinci yılını dolduracak ve AB liderleri Macaristan Başbakanı Orban’I da ikna ederek! Ukrayna’ya 50 milyar Euro daha yardım vermeyi taahhüt ettikleri oranda, savaşın ne zaman biteceğine yönelik bir öngörüde bulunma imkanı yok.

Güney’deki savaşın bir bölgesel savaşa dönüşme riski her geçen gün artarak devam ediyor.

Bu kaotik ortamda esas düşünmemiz gereken konular yerine ne yazık ki kendi iç düzensizliğimizle hesaplaşmak durumunda kalıyoruz.

Enseyi karartmayalım diyeceğim ama…



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 12 Fév 2024 17:57    Sujet du message: Répondre en citant

AB’de çiftçi isyanı

Can Baydarol


AB ülkelerinde traktörleri ile sokaklara dökülen, siyasetçilerin evlerine gübre saldırısı yapan çiftçiler ilgimizin geçen haftaki odak noktalarından bir tanesiydi. Artan enerji maliyetleri, Ukrayna’ya destek amaçlı ucuz tahılla rekabet edememek, kısaca gelecekte bu mesleği sürdürememek endişeleri böylesine büyük bir kalkışmaya yol açtı. Tabii bizde de Konya’da küçük bir çiftçi isyanı oldu ama AB’de olan bitenlerin yanında solda sıfır hanesine geçti.

Peki AB hikayesine dönüp, “sorun yeni mi?” sorusuna cevap aramak istersek.

Bir an için bugünü unutup, 1950’li yılların ikinci yarısında Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşunda yapılan tartışmaları anlamak gerekiyor. Dönemin Fransa devlet başkanı Charles de Gaulle, özellikle AET kurucu antlaşmasında yer alan gümrük birliğinin, daha emekleme döneminde olan Fransız sanayisinin Alman sanayisi ile rekabet edememesine yol açacağını gerekçe olarak göstererek itirazlarını ortaya koyuyordu. De Gaulle’ü ikna edebilmek için geliştirilen formül, Fransız çiftçisinin Alman sanayicisi tarafından finanse edilmesini sağlayacak, üçüncü ülkelere karşı yüksek korumalı, kendi içinde de yüksek sübvansiyonlu ve satın alma garantili bir ortak tarım politikasının (OTP) oluşturulmasıydı. Öylesine ki ilk yıllarda AET bütçesinin yaklaşık yüzde 75’i bu politikanın finansmanı için kullanıldı.
Sonraki yıllarda, özellikle Topluluğa daha sonra katılan İngiltere’nin itirazlarına bağlı olarak bu oran düşse de hala tarım günümüz AB bütçesinden yüksek oranda finanse edilmekte.

Simdiki adıyla AB’nin izlediği bu OTP yıllar içinde süt göllerinin, tereyağı dağlarının oluşmasına neden olurken, tarımdan başka geliri olmayan geri kalmış ülkelerin daha da fakirleşmesine yol açıyor, “siz üretmeyin, biz size hibe verelim!”, bu sayede stok maliyetlerinden kurtulalım mantığının doğmasına da yol açıyordu.

Bu görünüm altında çok ufak bir toprak sahibi bile olsa, AB çiftçisi çok müreffeh bir hayat sürebiliyor ve AB oluşumunun siyasi olarak en büyük destekçileri arasında yer alıyordu.

Çeşitli itirazlarla OTP’de ne zaman bir reform yapılmaya çalışılsa, bugün gördüğümüze yakın çiftçi ayaklanmaları ortaya çıkıyor (Avrupa Komisyonu’nun çalışma binası olan Berlaymont’un Tarım Genel Müdürlüğü katına asansörle inek çıkarıldığı bile vakidir), üye devletlerin tarım bakanları soruna neşter vurmaktan kaçınıyorlardı.

Peki bugün gelinen noktada OTP mevcut haliyle sürdürülebilir mi?

Bir yandan Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşını desteklemek üzere AB bütçesinden ciddi finansal kaynak transferleri yapılırken, öte yandan kendi güvenlik harcamalarını İkinci Dünya Savaşından bu yana hiç görülmemiş kadar zirveye taşıyan başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkeleri ortadayken ve nihayet enerji maliyetleri bu kadar artarken, sorumuza verilecek cevap “sürdürülemez” şeklinde.

Peki sürdürülemez, diğer ifadesi ile AB’li çiftçiler tatmin edilemez ise bunun siyasi sonuçları ne olur? Daha açık ifadesi ile aşırı sağ rüzgarların estiği Avrupa siyasetinde, tatmin edilmeyen çiftçiler AB destekçileğinden AB karşıtlığına geçerlerse, AB’nin geleceği ne olur?

AB çiftçilerine acıyor muyum? Kesinlikle hayır. Ben başta gıda harcamalarıma, kendi çiftçime acıyor, doğru dürüst bir tarım politikasını yürütemeyen yönetim modelimize fazlasıyla kızıyorum.

Söz bize gelince, önce F16 ve yenileme kitleri hayırlı olsur. Bakalım F35 programına geri dönüşümüz sağlanacak mı? Türkiye’nin zaten çıkmadığı Batı kampına geri dönmesinin sonuçları ne olacak? Türkiye ziyaretini belirsiz bir süre erteleyen Putin’in Rusyası ile ilişkilerimizin geleceğinde hangi nüanslar etkili olacak? Önümüzdeki dönemde cevap arayacağımız genel soru işaretleri bu çerçevede yer alıyor.

31 Mart seçimleri mi? Ekonominin geleceği mi?

Hiçbir fikrim yok, peki ya sizin?


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 19 Fév 2024 3:16    Sujet du message: Répondre en citant

Kusurlu sorumsuzluk

Can Baydarol



Yine çok kötü bir haftayı geride bıraktık. Erzincan’ın İliç ilçesinde yaşananlar, siyanürlü toprak yığının altında kalan dokuz can, siyanürün Fırat nehrine akma olasılığı hepimizi derinden üzdü ve endişelendirdi.

Kendi adıma maalesef dokuz can konusunda haberi duyduğum ilk andan itibaren hiç bir umudum olmadı. Siyanürün Fırat nehrinin sularına karışması konusunda ise endişelerim hep olacak. Yöredeki tarımın bitmesi, suya karışan siyanürün yağmura dönüşüp yağması, yöre insanının çok daha büyük risklerle karşılaşması, Fırat’ın bir uluslararası su olmasına bağlı olarak başımıza çok daha büyük sorunlara yol açma riskini uzun yıllar tartışacağımız endişesindeyim. Öte yandan siyanür havuzunun yüksek deprem riski taşıyan bir bölgede fay hattının üzerinde olması da ayrı bir tartışma konusu.

Peki bütün bu görüntüler ve potansiyel riskler ortadayken, Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun nasıl verildiğini sorgulama hakkımız yok mu? Anlaşılan ÇED raporunu verenler işin vehametini görmezden gelmişler ama işi yapanlar ne olur ne olmaz diye susmaları karşılığında yöredeki her aileye 130bin TL vererek protokol imzalatmışlar. Gariban İliç halkı felaket yaşanırken ekranlara çıkıp dertlerini ifade edemiyor, ya aldığımız parayı iade etmek zorunda kalırsak, ya işsiz kalırsak korkusu yaşıyorlar.

Bence korkmalarına gerek yoktu ve artık gerek de kalmadı.

İfade hakkı bir insan hakkıdır ve parayla satın alınamaz, dolayısı ile imzaladıkları protokol baştan itibaren geçersizdir. Anladığımız kadarıyla işletmeci firmanın (Anagold madencilik) lisansı iptal edildiği için ortada çalışılacak bir iş de kalmadı, zaten artık işsizsiniz.

Anagold’den söz etmişken, anladığımız kadarı ile bir ABD Kanada ortaklığı. Benzeri bir işletme mantığını kendi ülkelerinizde neden sürdürmüyorsunuz? Sizlerin ülkesindeki ÇED raporları izin mi vermiyor? Çevreciler ayaklanır da politikacılar zarar mı görür? Usulüne uygun altın çıkartırsanız maliyetleriniz çok mu artar?

Meslek yıllarımın başında niye AB’ye katılmayı bu kadar desteklediğim sorulduğunda cevabım “kötü bir Ortadoğu ülkesi olmak istemediğim için!” şeklindeydi. Maalesef bu son faciadan sonra kötü bir Ortadoğu’dan daha da öteye, kötü bir Afrika ülkesi haline dönüşmüşüz. Zengin kaynaklarımızın sömürülmesi, insanlarımızın canlarının yok sayılması, verimli topraklarımızın işlenemez hale getirilmesi, vs.

Doğal olarak işin bir başka boyutu da denetim meselesi. Yine meslek hayatımın bir döneminde Türk standartlarının AB standartları ile uyumlaştırılması konusuna epey kafa yormuştum. AB içinde yer alan ülkelerin kendi standartlarına bağlı olarak malların serbest dolaşımına teknik engel yaratmaması için tek AB standartına geçmesi ilkesi benimseniyor, bunun için CEN ve CENELEC diye iki kurum oluşturuluyordu. Bu oluşum sırasında en önemli soru işaretleri denetim konusu ile ilgiliydi. Evet denetimi yapacaklar belliydi belli olmasına da, standardizasyon sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunuydu ve denetleyeni kim denetleyecek sorusuna da cevap bulunmalıydı.

Biz demokratik ülkeler sıralamasında hibrid demokrasi liginin sonlarında yer aldığımızdan bu soruyu sormamız olsa olsa abesle iştigal etmek olur. İyi de demokratik ülkelerin ilk basamağında yer alan Kanada ortaklı bir şirketin Türkiye’de yaptıklarına Kanada hükümetinin ses çıkarmaması acaba “emperyalist” sıfatının kendilerine yapışmasına yol açmaz mı? Kendi ülkemde denetleyeni de denetlerim, başka ülkelerde çıkarıma bakarım.
Kendi hibrid demokrasimize dönersek.

Bu yazının başlığını borçlar kanunumuzdan esinlenerek attım. Malum, kanunun bir bölümü “kusursuz sorumluluk!” alanlarını düzenler. Detayı hukukçu arkadaşlarımızın anlatımına bırakıyorum.

ÇED raporunun altında imzası olanlar sorumluluklarını üstlenmekten itinayla kaçınıyorlar. Biliyorlar ki; kusurlular. Ama kusurlu da olsalar sorumsuz olduklarını kanıtlamaya, hele şu sıralarda yerel seçimlerin arifesine girilmişken sessiz kalmaya özen gösteriyorlar. Diğer ifadesi ile hukuki bir terim olan “kusursuz sorumluluk”, siyasi bir terim olarak “kusurlu sorumsuzluğa” dönüşüyor.

Hibrid rejimden kurtulacağımız, denetleyeni denetleyebileceğimiz, gerçek demokrasiyi yaşayabileceğimiz günleri görebilmek umuduyla…

Çok şey mi istiyorum?


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 22 Fév 2024 15:10    Sujet du message: Répondre en citant

Coğrafya kaderdir

Can Baydarol



1959 yılının Temmuz ayı. Dışişleri bakanlığında hareketli saatler yaşanmaktadır. Türk diplomasisinin önünde başvuru yapmak için cevap bulunması gereken iki seçenek vardır: Avrupa Serbest Ticaret Alanı (EFTA) mı? Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) mu?

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu “Yunanistan ne yaptı?” diye soracaktır. Cevap AET diye gelince, “Yunanistan boş bir havuza çivileme atlıyorsa, biz balıklama atlamalıyız!” olacak ve Türkiye’nin o günün AET’si, bugünün AB’si ile olan macerasının startı verilecekti.

1960 darbesi nedeniyle süreç uzasa ve darbenin ardından iktdara gelen İsmet İnönü’nün gümrük birliği nedeniyle AET’ye kuşkucu gözle bakmasına rağmen, “gerekirse bu anlaşmadan çıkarız!” diyen DPT müsteşarı Ziya Müezzinoğlu’nun sözleri üzerine ikna olması sayesinde, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 1964 günü yürürlüğe giren, “Türkiye ile AET arasında bir ortaklık tesis eden Ankara Anlaşması” vücut bulacaktı.

Ancak hem İnönü’nün hem de Müezzinoğlu’nun atladığı önemli bir nokta vardı. AET’yi kuran Roma antlaşması ve bu Antlaşmadan esinlenerek aktedilen Ankara Anlaşması, diğer uluslararası bağıtlardan farklı bir yapıya sahipti. Roma antlaşması ile birlikte uluslararası hukukta yeni bir kavam olarak “çerçeve antlaşma – anlaşma “ olgusu ortaya çıkıyordu. Daha önceki uluslararası bağıtlar “kanun” niteliği gösteriyor, yani yürürlüğe girdiklerinde mevcut bir statüyü ortadan kaldırıyor, mevcut statüde değişikliğe yol açıyor ya da yeni bir statü getiriyordu. Oysa Roma Antlaşması bazı kanun niteliğindeki maddelerinin ötesinde, AET’nin zaman içinde kurulması hedefini ortaya koyuyor, bu hedefe varılması için kurumsal yapı oluşturuyor, kurumlara görev, yetki ve sorumluluk yüklüyor, bu hali ile adı konulmamış anayasal bir karakter gösteriyordu.

Başlangıçta ve hala Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı herhangi bir uluslararası anlaşma gibi algılansa da, Ankara Anlaşması’da esas itibarı ile çerçeve niteliğinde bir anlaşmadır. Anlaşma siyasi hedef olarak, AET ile tam üyelik hedefini ortaya koyuyor, bu hedefe varmak için diğer kurumların yanı sıra “Ortaklık Konseyi” adlı kuruma görev, yetki ve sorumluluk veriyordu.

Çerçevenin içinin nasıl doldurulacağını belirleyen düzenleme ise 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokoldü. Protokol günümüzü de yakından ilgilendiren gümrük birliğinin “asimetrik” olarak başlangıç noktasını da oluşturuyordu.
Diğer anlatımı ile o günün AET ülkeleri Türk sanayi ürünlerine karşı bütün gümrük vergilerini sıfırlıyor, kotalarını (daha sonra tekstil ürünleri hariç) kaldırıyor, bu şekilde daha emekleme aşamasında olan Türk sanayii için ölçek ekonomisini yakalama şansı veriyordu. Buna karşılık Türkiye’nin karşıt yükümlülüklerini yerine getirmesi 12 ve 22 yıllık takvime bağlanıyordu. Her ne kadar dönemin başbakanı Tansu Çiller “gümrük birliği hakkımızdır, hakkımızı alacağız!” dese de, Türkiye ile AT arasında gümrük birliğinin son dönemini tesis eden 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararı, esas itibarı ile Türkiye’nin karşıt yükümlülüklerini düzenleyen metin olarak karşımıza çıkacaktı.

Doğal olarak 70’li yılların siyasi paradigmasını da iyi anlamak gerekir. Dönemin siyasi ruhu pek de hukukun ruhu ile bağdaşmıyordu. Ankara Anlaşması devlet talebi olarak tam üyelik perspektifinde atılacak adımları düzenlese de, devleti yönetmek arzusunda olan siyasi partilerin hemen hepsi o günün AET’sine karşıydı. Ecevit CHP’si “onlar ortak, biz Pazar!”, Demirel’in AP’si “biz bebek sanayiiyiz, bizi yutarlar!” Türkeş’in MHP’si “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!” Erbakan’ın MSP’si “biz Müslüman, onlar Hıristiyan!” söylemindeydi.

Aynı 70’li yıllar günümüz sorunlarının da başlangıcını oluşturacaktı. 1974 Kıbrıs barış harekatının hemen ardından, Yunanistan cuntasının yıkılmasına ve Karamanlis’in başbakanlık koltuğuna oturmasına tanıklık edecektik.
Karamanlis önüne tek hedef olarak Avrupa Toplulukları tam üyeliğini koyacak ve bu doğrultuda 1977 yılında tam üyelik başvurusu yapacaktı. Önce Ecevit, ardından ikinci Milliyetçi Cephe hükümeti sırasında Demirel “siz de tam üyelik başvurusu yapın!” telkinleriyle Ankara’ya gelen önerilere olumlu yanıt vermeyecek, bu doğrultuda Yunanistan’ın tam üyeliğinin önünü açmış olacaklardı.
Yunanistan tam üye olarak her ne kadar Türkiye ile olan ikili sorunlarını Avrupa Toplulukları Türkiye sorunları haline getirmeyeceği taahhüdünü verse de, bugün itibarı ile Yunanistan ile olan sorunlarımız, Türkiye AB ikili sorunları haline dönüşmüştür.

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Ankara Anlaşması uzun süre askıya alınacak, 14 Nisan 1987 tarihinde, DPT müsteşarlığı yıllarında AET karşıtlığı ile tanınan Cumhurbaşkanı Turgut Özal gecikmiş tam üyelik başvurusunu yapacaktı.

Başvuruya karşı AT yönetiminden gelen yanıt: “hele siz şu gümrük birliğinden kaynaklanan yükümlülüklerinizi yerine getirin, sonrasına bakarız!” olacaktı. Yukarıda bahsettiğimiz 1/95 sayılı OKK bu mantık zinciri sonrasında 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe girecekti. Esas olan 12 yıllık yükümlülüğümüz, istisna olarak düzenlenen 22 yıla uzatılacak, ardından 1 Ocak 31 Aralık haline dönüştürülüp 23 yıllık bir sürece yayılmış olacaktı.
Ardından inişli çıkışlı ilişkiler dönemi 11 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesi ile yeni bir boyut kazanacak, Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit üyelik statüsünün tanınması sağlanacaktı. Statünün sağlanması, tam üyelik müzakerelerinin hemen başlanması anlamına gelmeyecek, müzakerelere ancak 3 Ekim 2004 tarihinde çok tartışmalı bir Müzakere Çerçeve Belgesi gölgesinde başlanacaktı.

Sözkonusu belge, “Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine başlanması için 1993 Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince yerine getirdiğini, bununla birlikte müzakerelerin ucunun açık olacağını, yani tam üyelikle sonuçlanamama olasılığını içerdiğini, tam üyelik olmasa bile Türkiye’nin mutlak surette AB limanına demir atması gerektiğini!” ifade ediyordu.

Müzakere sürecine düşen bu gölgenin ardından, Türkiye’nin yeni tam üye olan Güney Kıbrıs Rum yönetiminin gemi ve uçaklarının Türk liman ve hava alanlarına giremeyeceğini beyan etmesi üzerine bazı müzakere başlıklarının AB tarafından askıya alınması, dönemin Fransa devlet başkanı Sarkozy ve Almanya şansölyesi Merkel tarafından “biz başta olduğumuz sürece Türkiye asla tam üye olamaz!” mealindeki sözleri, Türkiye’de AB tam üyeliğine olan inancın giderek erozyona uğramasına yol açtı.

Çok fazla detaya girmeden günümüze gelirsek.

Tam üyelik müzakereleri uzun süredir askıda. Kopenhag kriterlerinden giderek uzaklaştığımız, ülkemizin hibrid demokrasi liginden bile düşmeye aday haline geldiği yapılan uluslararası değerlendirmelerde yüzümüze çarpılan bir gerçek. Ekonomik performansımız ne yazık ki çok kötü.

Peki AB ve daha genel ifadesi ile Batı bizden vaz geçebilir mi? Ya da Türkiye’nin başka limanlara demir atmasına göz yumabilirler mi?
Kuzeyimizdeki ve Güneyimizdeki savaşlar, Türkiye’nin Batı dünyası için önemini misliyle artırmış vaziyette.

Türkiye AB ülkelerine uzanan enerji kaynaklarının geçiş merkezinde. AB ülkelerinden Çin’e, Çin’den AB’ye uzanan tedarik zinciri Türkiye ve Türki Cumhuriyetlerden geçiyor. Türkiye’nin jeo stratejik önemi bizi Batı dünyası için vazgeçilemez hale getiriyor.

Bu koşullar altında biraz gayret etsek tam üyelik hayal olmaktan çıkabilir. Ama “içinde yaşadığımız dönemin Türk siyasetinin ruhu buna ne kadar izin verir?” büyük soru işareti.

Şimdi ne mi olacak?

Büyük olasılıkla Türkiye özeli için bir AB zirvesi toplanacak. Türkiye’nin Ankara Anlaşması ruhuna uygun olarak hala tam üye adayı olduğu vurgulanacak (tam üyelik hedefi ortadan kaldırılırsa bütün Ortaklık Konseyi Kararları gümrük birliği dahil geçmişe yönelik olarak sorgulanır hale gelir), gümrük birliğinin güncellenmesi için Avrupa Komisyonu’na yetki verilecek, bazı Türkiye Cumhuriyeti vatandaş kategorileri için kademeli vize kolaylaştırılmasının yolları aranacak.

Hani enseyi karartmayalım diyorum demesine de, enseyi karartmamanın yolu gerçekçilikten geçiyor! Ülkelerin kaderini coğrafyaları ve yaşayan insanların kalitesi belirliyor.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 04 Mar 2024 19:04    Sujet du message: Répondre en citant

Kısırdöngü

Can Baydarol


Totaliter rejim olmaktan bizi kurtarıp hibrid demokrasi liginde tutunmamızı sağlayan tek olumlu olgu, oldukça sık oy vermek için sandığa gitmemiz. Her sandığa gitmemizin arifesinde ise nedense hep bir kısırdöngü hissine kendimi kaptırıyorum. Şikayetlerimizin unsurlarını kısaca sıralayalım.

SEÇİLENLER: Seçilebilmek için, seçim öncesinde akla sığmayacak hokkabazlıkları yapan, olmayacak vaatler veren, ayıp ötesi birbirlerine hakaret eden, toplumu kutuplaştırmaktan kaçınmayan, seçildikten sonra sanki hiçbir şey olmamışçasına yaşamlarını ve çıkarlarını sürdüren, olmayan iktidarın iktidar mücadelesini sürdüren bir sınıf.

ATANANLAR: Atanabilmek için seçilenlerle aynı tarafta olduklarını her fırsatta gösteren, taraftarlığı gerekirse abartan, seçilenler kaybederse kendilerinin de bertaraf olabileceğini bilen, liyakatı asla gözetmeyen, “memurum işini bilir!” doktrinini en iyi anlayan, atandıktan sonra hiçbir şey olmamışçasına yaşamlarını ve çıkarlarını sürdüren bir sınıf.

ADANMIŞLAR: Belirli bir idealizmi temsil etseler de, idealleri uğruna gerçeklerden kopabilen, ideallerini abarttıkları oranda tehlikeli sulara doğru yelken açabilen, gerçeklerin dikte ettiği dünya ve ülke koşullarında her şeye karşı çıkabilen, dozunu iyi ayarlayabildikleri ölçüde yararlı, dozunu kaçırabildikleri ölçüde tehlikeli bir sınıf.

PROFESYONELLER: Kendi yaşam kalitelerini azami seviyeye yükseltmek amacı ile derslerini iyi çalışan, olanı biteni iyi özümseyen, işlerini iyi yaptıkları oranda yararlı, ancak azami seviyeyi abarttıkları oranda toplum yararına karşı tehlikeli bir sınıf.

SEÇENLER: Her seferinde kandıralanlar, her seferinde suçlananlar, verdikleri vergilerin hesabını sormayı bilmeyenler, sen, ben ve o, kısaca hepimiz.
Bu kategorileri dilediğinizce genişletebilirsiniz ya da farklı unsurlar ekleyerek yeniden tanımlayabilirsiniz. Maalesef kısırdöngü içine bir kez düştüğünüzde çok fazla çıkış kapısı bulma imkanınız da kalmıyor.

Peki 31 Mart seçimlerinin bende ya da sizde yarattığı bir umut hissi var mı?
Örneğin seçim bitecek, 1 Nisan sabahı uyandığımızda bütün belirsizliklerden arınmış, önümüzü doğru dürüst görebildiğimiz, planlarımızı aklı başında mantık kalıpları içinde yapabildiğimiz bir güne merhaba diyebilecek miyiz? Yoksa kısırdöngülerin yeni kısırdöngülere yol açtığı, kaotik süreçlerle yeniden karşılaşacak mıyız?

Benim gönlümden geçen çağdaş eğitime hızla dönen, ödediği vergilerin hesabını cesurca sorgulayan seçmenlerin yaşadığı, hibrid rejim olmaktan hızla kurtulan, Türkiye Cumhuriyeti pasaport değerinin dünya sıralamasında ilk 10’a girme ihtimalini hayal eden 1 Nisan sabahına uyanmak.

Çok şey mi istiyorum?

Ben her şeye rağmen enseyi karartmayan, iflah olmaz naiflerdenim. Adanmış mı dediniz? Tövbe, tövbe!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 11 Mar 2024 23:21    Sujet du message: Répondre en citant

Seçimin şifreleri

Can Baydarol


Hepimiz 31 Mart’a kilitlendik. 1 Nisan sabahına nasıl uyanacağımızı büyük ölçüde 31 Mart yerel seçimleri belirleyecek. Ülke genelinde tahmin yürütmek çok zor, genel seçimlerin aksine, yerel sözkonusu olduğunda parti performansları kadar gösterilen adayın yerel tarafından ne kadar benimsendiği de belirleyici oluyor.

Yerel seçimi genel seçim havasına çeviren olgu hiç kuşkusuz İstanbul. AKP adayı Kurum şu ana kadar çok parlak bir performans sergilemedi. Yaptığı gafların dışında üzerine altın madeni faciasına yol açan ÇED raporunun sorumlu bakanı gölgesi düştü. TOKİ mağdurlarının protestoları da, vaat ettiklerini gerçekleştiremeyen kişi görüntüsüne yol açtı. Ama aşikar olan aslında Kurum’la İmamoğlu yarışmayacak, esas yarış Erdoğan ile İmamoğlu arasında olacak.

Mevcut algı kapsamında sadece İmamoğlu ile Kurum arasında bir yarış olsa, Kurum’dan gelen pasları hemen gole çeviren ve giderek kurt siyasetçi görünümüne kavuşan İmamoğlu’nun yarışı uzak ara olmasa da önde götüreceği.

Peki bu durumda Erdoğan süreci Kurum’un lehine çevirmek için İstanbul’da sahaya inecek mi? İnerse dozu ne olacak.

Cevaplaması güç soru. Eğer sahaya iner de İmamoğlu kazanırsa, bu durum net bir şekilde İmamoğlu’nun Erdoğan’a karşı zaferi olacak ve er ya da en geç 2028’de yapılacak seçimlerde favori Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu olacak. Esasen CHP Genel Başkanı Özel’de bu durumu açıkça teyit etti.
Erdoğan sahaya inmez de Kurum seçimi kaybederse, bu durumda Erdoğan Kurum’u günah keçisi ilan edip, kendi girişimi yokmuşçasına yoluna devam edebilecek.

Doğal olarak bugünün algısına bakarak seçim sonuçlarını şimdiden öngörebilmenin imkanı yok. Seçime katılan, ancak adayının seçilme şansı olmayan çok sayıda parti, kendilerinin aldıkları oydan ziyade, aldıkları oyun esas aktörlere ne kaybettirdikleri ile tartışılacak. Tek istisna büyük ihtimalle Erdoğan’dan sonra Milli Görüş liderliğine soyunma arzusundaki Erbakan’ın YRP’si olacak.

Peki İmamoğlu kaybederse?

CHP’nin karışması kaçınılmaz gözüküyor. Özer muhalifi CHP’lilerin ifadeleri tam olarak bu yönde olmasa da, bir iç hesaplaşmanın önü açılacak. Zaten pek çok muhalif CHP’linin kanaati, Özer’in gölge CHP Genel Başkanı olduğu, iplerin İmamoğlu’nun elinde olduğu. Olası bir İstanbul kaybının Özer ile birlikte İmamoğlu’nun da sonu olacağı doğrultusunda.

Peki anketler ne diyor?

O kadar çok anket piyasada dolaşıyor ki! Hani “ankete de inanmayın, anketsiz de kalmayın” söylemine yol açan ve kimin siparişi ile yaptırtıldığı hemen anlaşılan. Tek doğru anketi, umarız hile hurdanın karışmayacağı seçim sonuçları açıklandığında göreceğiz.

Gelelim belirleyici faktöre.

Bu seçimin hiç kuşkusuz temel belirleyici faktörü olmaya aday unsuru ”ekonomi”. Özellikle 16 milyon emeklinin takım tutar gibi mi? yoksa yaşadıkları olumsuz ekonomik koşulları ön plana çıkararak mı? Cumhur İttifakını cezalandırma yönünde oy kullanıp kullanmayacakları sorusu tartışmaların ana unsurlarından bir tanesi. Bu argüman öne sürüldüğünde son genel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de ekonominin kötü gidişatına rağmen Cumhur İttifakının ipi önde göğüslediği ister istemez akla geliyor. Ancak o günden bu güne ekonominin faturası daha da ağırlaştı ve genel seçimlerin aksine yerel seçimlerin iktidara “ayar” verme imkanı olarak seçmenler tarafından kullanıldığı. Bu görüntüyü kısmen de olsa tamir için emekliye bir son dakika seçim rüşveti verilir mi? Neden olmasın?

Öte yandan AKP’nin sürekli oy kaybettiği, Erdoğan’ın oy oranının partisiyle giderek daha fazla ayrıştığı da bir diğer gerçek. Bu durumda yukarıda belirttiğimiz Erdoğan her türlü riski göze alıp İstanbul’da sahaya iner mi? inmez mi? sorusunu tekrar sormak durumundayız.

Seçimle ilgili her türlü spekülasyonun, komplo teorisinin önü açık.

Sonuçta uykusuz bir 31 Mart gecesi geçireceğiz. Eğer dayanamaz da arada uyursak 1 Nisan sabahı bol bol tartışacak yeni malzemelerle gözümüzü açacağız.

Şimdilik enseyi karartmamaya devam…

Bir okurumun söylediği gibi, enseyi kararttığımız gün mücadeleden vaz geçeriz, o zaman değersizleşiriz.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
murat_erpuyan
Admin
Admin


Inscrit le: 30 Jan 2006
Messages: 11210
Localisation: Nancy / France

MessagePosté le: 16 Mar 2024 0:26    Sujet du message: Répondre en citant

Bu dosyada olmasi gereken bir söylesi.



https://vu.fr/eWDbs


Iki paragraf alinti yapayim:

AB'li yatirimcilar
Citation:
“Yatırımlarınıza Uzak Doğu'da devam edecek misiniz?” sorusuna hayır cevabı çıktı. “Önümüzdeki beş yıl içerisinde ne yapıp edip Avrupa Birliği'nin komşu ülkelerine veya Avrupa Birliği içine gelmek durumundayız. Pandemi ve bu savaşlar bize gösteriyor ki bizim tedarik zincirimiz her zaman risk altında” dediler.

Şimdi dolayısıyla Türkiye bu noktada çok şanslı ülkelerden birisi gibi gözüküyordu. Şayet gerçek anlamda demokrasiyi çalıştırabilirsek, hukukun üstünlüğüne geri dönebilirsek -çünkü hukuk yatırımcı için her şey bunu unutmamak lazım- bu şans söz konusuydu. Baktılar ki biz uymuyoruz, Gürcistan’a bile tam üyelik yolunu açtılar.


&

Citation:
Ama hâlâ girmek ister miyiz?

Kendi adıma Avrupa Birliği'ne, ekonomik gerekçelerin dışında Türkiye'nin kötü bir Orta Doğu ülkesi olmaması için ömür boyu destek verdim. Her ne olursa olsun Avrupa Birliği bir can simidi olarak, çağdaşlaşma projemizin bir parçası olarak orada durmak zorundadır diye düşünürüm.





<
Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 22 Mar 2024 0:31    Sujet du message: Répondre en citant

Ötekileştirme

Can Baydarol


“İyi” “ben”i anlatabilmek için bir “kötü”ye ihtiyaç duyarız.

Dış politika, iç politika, futbol politikası, vs. Ben iyiyim, hepiniz kötüsünüz ya da bahanelerimiz.

Dış politikadan başlayalım.

Soğuk Savaş döneminde yıllarca iyi olan “Batı”, kötü olan “Doğu”. Bize yansıması “Komünistler Moskova’ya”. Koşullar değişti, “Moskova o kadar da kötü değilmiş! Çıkarlara göre değişen iyi ve kötü.

Üçüncü yılına giren Rusya Ukrayna savaşı. Ruslara göre kötü NATO Ukrayna’yı ayarttı, Rusya’ya tehdit oluşturan kukla Zelensky yönetimi, Ukrayna için kötü saldırgan Rusya. Batı için kahraman Zelensky, Doğu için kukla Zelensky.

Bize yansıması iki arada bir derede, ister istemez, gecikmiş de olsa İsveç’in NATO üyeliğindeki vetoyu kaldırmak. Bizim için öteki hala Rusya. F16’dan F35’e giden yol açıldı mı? Rusya’yı ne kadar öteki olarak değerlendireceğimize bağlı.

İsrail Filistin savaşı. İsrail’e göre saldırgan Hamas, Filistin’e göre boyutları soykırıma varan orantısız güç kullanımı. İsrail’in bahanesi kötü Hamas, Filistin’in demeyelim ama Hamas’ın bahanesi, bütün kötülüklerin anası İsrail.

Başlangıçta Batı için İsrail haklı, kötü olan Hamas, ölen sivillerin, kadınların ve çocukların, yaşanan felaketin boyutları ortaya çıktıkça yavaş yavaş değişen algı.

Bize yansıması, bir iç politika uzantısı olarak hep Hamas iyi, İsrail kötü. Hoş Filistin’e destek eskiden solcuların işiydi, şimdilerde iktidarın işi. Peki İsrail ile ilişkiler konusundaki ülke çıkarları?

Gelelim iç politikaya.

Şu Ce Ha Pe var ya Ce Ha Pe diyerek bütün kötülüklerin kaynağı olarak CHP’yi ötekileştiren iktidar sahipleri, bütün meşruiyetin yok oluşunun nedenini AKP’ye ve “cahil” seçmenine yükleyen muhalefet. Sorun ötekileştirirken aynaya bakmama, “ben nerede yanlış yapıyorum?” diye özeleştiri yapmamak, yapamamak.

Genel seçime dönüşen yerel seçimlerin arifesinde “acaba emeklilere seçim rüşveti verilecek mi?”, “verilirse zaten berbat halde olan ekonomiye yansımaları ne olur?”, “1 Nisan sabahı ne tür bir kabusla uyanırız?” sorularının arkasında hep aynı kavramın izleri: “ötekileştirmek”, aynı gemide olduğumuzu kabullenememek.

Gelelim futbola.

Saklıyamayacağım, ben Galatasaraylıyım. Lisesi’nde okudum, kulübün farklı başkanlık dönemlerinin Disiplin Kurullarında yer aldım, halen de mevcut Disiplin Kurulunda görev yapıyorum.

Hafta sonunda iki maç izledik. Kanaatimce futbolun ve rekabetin bütün güzellikleri iki maçın şifrelerinde gizliydi. Önce Fenerbahçeliler Kasımpaşa kazanıyor diye çok ümitlendiler, olmadı Galatasaray kazandı, sonra Galatasaraylılar Fenerbahçe puan kaybediyor diye çok ümitlendiler, olmadı, Trabzonspor direnemedi.

Tamam, sonuçta objektif davranmanın imkansız olduğu, tamamen sübjektif duyguları içinde barındıran bir alan spor, futbol.

İyi de bir kulüp başkanının 3 saati aşkın bir basın toplantısı düzenleyerek, sadece rakibini olmadık ithamlarla suçlaması, biz iyiyiz, kötü onlar demesi de, “aynaya bakıp özeleştiri yapma cesareti yoksunluğunun” bir göstergesi değil mi?

Ötekileştirme hastalığından kurtulduğumuz günleri görmek umuduyla.


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 24 Mar 2024 23:14    Sujet du message: Répondre en citant

Son düzlük

Can Baydarol


Öncelikle son yazımda eksik kalan bir noktanın altını çizerek özür dilemek istiyorum.

Trabzonspor Fenerbahçe maçı biter bitmez televizyonu kapatıp, yazımı da ertesi sabah olan bitenden habersiz yazdığım için, maç sonundaki olayları doğal olarak atlamışım. Trabzonda olan bitenin kabul edilebilir hiç bir yanı gayet tabii ki yok. Esasen yıllarca süren ötekileştirmenin sonuçlarından bir tanesine Türkiye olarak tanıklık ettik, saha içindeki vandalizme kimse kılıf uyduramaz.

Peki Trabzonspor’a ve olaylara karışan Fenerbahçeli bazı oyunculara verilecek olası cezalar ne zaman açıklanacak? TFF “görülen lüzum üzerine” gerekçesiyle Nisan ayının ilk haftasına erteler mi? Yoksa bir babayiğitlik gösterip içinde bulunduğumuz hafta cezaları açıklar mı?

İyi hatırlıyorum, yine olaylı bir Trabzonspor Fenerbahçe maçı sonrası, o sırada Başbakan olan Erdoğan Trabzonspor aleyhine tavır almış, yanlış hatırlamıyorsam Trabzon sahası bir kaç maç kapatılmıştı.

İyi hatırlıyorum dememin sebebi, cezanın açıkmanmasının hemen ardından Trabzon’da bir konferansım vardı ve Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği son durumu anlatıyordum. Soru cevap kısmına geçtiğimizde, Trabzonlu bir dinleyici: “Hocam benim anladığım, biz AB üyesi olsaydık, cezayı biz değil, Fenerbahçe alırdı, doğru anlamışım değil mi?” sorusunu yöneltti. Sıkı bir Galatasaraylı olan bendeniz de: “Çok doğru anlamışsınız!” diye cevapladım. Kopan alkışı hala hatırlıyorum. Hemen ardından yapılan yerel seçimlerde, CHP tarihinde ilk defa Trabzon belediye başkanlığını kazanmıştı.

Tam seçimler öncesinde son düzlüğe girilirken, sevimsiz “cezalar”ın verilmesi ya da verilememesi, “futbol asla futbol değildir!” cümlesini kanıtlar şekilde siyasi sonuçlar doğuracak bir olgudur.

Yine son düzlüğe girilirken, emeklilerin seyyanen zam beklentilerinin karşılanmamış olması da önemli siyasi sonuçlara yol açabilir. Kasap et derdinde, koyun can derdinde misali, klasik beka argümanlarına karşı, Nas kaynaklı ekonomik argümanların daha fazla taraftar topladığı bir gerçek. Son olarak Merkez Bankası’nın politika faizini 500 baz puan artırması, Erdoğan yönetiminin başarısızlığının bir kanıtı gibi. Haydi doğrusunu söyleyelim, Şimşek yönetimi adı konmamış bir IMF programı yürütüyor. İşin içinde IMF olsa, hiç olmazsa az da olsa para gelecekti ama “inat ettim bir kere!” ile gerçekler örtüşmüyor.

Emeklilerle ilgili olarak, “onlar geçmiş dönemin çalışanlarıydı, dolayısıyla zaten bize oy vermiyorlardı, bizim işe aldıklarımıza iyi zamlar verdik, oylarımızı konsolide ettik!” düşüncesi gerçekçi olabilir mi? Bence gerçekçi değil, AKP’nin daha yoğun oy aldığı kesim 50 yaş üstü, dolayısıyla yapabilselerdi son dakika bir seçim rüşveti (pardon müjdesi!) şimdiye kadar açıklanmış olurdu.

Son düzlüğe girilirken, bütün gözlerin Türkiye genelinden ziyade İstanbul’a çevrileceği çok açık. İstanbul hariç Türkiye genelinde yerel seçimler yaşanacak. Ama İstanbul seçimi tamamen bir genel seçim niteliğinde gerçekleşecek.

Kurum kazanırsa, aslında Erdoğan kazanmış olacak ve hemen gündeme getireceği anayasa değişikliği ile birlikte, kendisine ömür boyu Cumhurbaşkanlığı’nın önünü açacak. Büyük olasılıkla MHP’yi sırtından atacak ve DEM partiyle birlikte yol alacak. DEM’den gelen mesajlar şimdilik spekülatif olan bu düşünceyi destekler mahiyette.

İmamoğlu kazanırsa, doğal olarak er ya da 2028’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminin olası galibi olarak ön plana çıkmasına yol açacak.

Son düzlüğe girilirken Erdoğan bütün riskleri almış gözüküyor. Cumhurbaşkanı sıfatını bir tarafa bırakıp, AKP Genel Başkanı sıfatıyla son bir haftayı İstanbul’da geçirecek olması, seçimin kaybedilmesi halinde, kendisinin değil, Kurum’un beceriksizliği bahanesine sığınma imkanını ortadan kaldırıyor. Bir de kaçınılmaz sert söylemlerinin kendisinden ziyade son seçimin 6’lı masa kırgınlarının, umursamazlık ruh halinden çıkıp sandığa gitmelerine yol açabilir.

1 Nisan sabahını merakla bekleyenlerdenim.

Enseyi karartmamaya tamam mı? Devam mı? Göreceğiz!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 08 Avr 2024 1:07    Sujet du message: Répondre en citant

CHP değişti, Türkiye değişti mi?

Can Baydarol


Teknik nedenlerle (bilgisayar arızası) yazılarıma bir hafta ara vermek zorunda kaldım. Tam yazman gerekirken neden yazmıyorsun diye beni eleştiren okurlarımdan öncelikle özür dilerim.

Özgür Özel’in CHP Genel Başkanlığına seçildiği günün ertesi yazdığım yazının başlığı, CHP değişirse Türkiye değişir mi? Türkiye değişirse dünya değişir mi? mealindeydi. Kaybedilen genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşık 8 ay ardından yapılan yerel seçimlerin sonuçları, değişen CHP’nin Türkiye’ye değişebileceği mesajını verdiği kesin. Ancak erken yapılacak değişim yorumları, aslında hiç bir şeyin değişmediği sonuçları ile bizi karşı karşıya getirebilir. Şimdilik ihtiyatlı bir iyimserlikle, ezberlenmiş çaresizlikten bir adım öne geçildiği sonucuna varabiliriz.

CHP’ye seçim başarısını getiren AKP’ye seçimi kaybettiren kimlerdi diye baktığımızda, çok farklı iki kuşağın koalisyonuna ilk gözlem olarak varıyoruz. Gelecek umudu giderek tükenen ve mutsuz gençler (son Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana 18 yaşını doldurup ilk kez sandığa giden gençlerin sayısı da yaklaşık 1 milyon) ile son ana kadar seçim rüşveti bekleyip, aradıklarını bulamayan açlık sınırının altında bir yaşama mahkum edilen emekliler.

Emeklileri mutsuz eden kimdi sorusunu sorduğumuzda da bütün oklar Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’e yöneliyor. Adı konmamış bir IMF programını daha da sertleştirerek uygulayacağı anlaşılan Şimşek, seçimi kaybettirmek pahasına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı beklenen seçim rüşvetini vermekten engelleyince, ister istemez yapılacak olası bir kabine değişikliğinde “Şimşek yerinde kalır mı?” spekülatif sorusunun sorulmasına yol açıyor. Kabinede kalırsa Erdoğan’ın güç yitirdiği ve sözlerini artık yeterince dinletemediği, kabineden gönderilirse zaten içinden çıkılmaz bir kısır döngüde olan ekonominin kaçınılmaz olarak daha da kötüye gideceği öngörüsü ortada.

Daha önceki yazılarımda fazlası ile belirttiğim gibi, aslında yapısal reformlar yapılmadığı, diğer ifadesi ile Türkiye hukukun üstünlüğüne saygılı devlet algısını uluslararası düzeyde oluşturamadığı sürece, Şimşek’in bütün girişimleri de beyhude kalmaya mahkum.

Peki bu koşullarda bir erken genel seçim ve dolayısı ile Cumhurbaşkanlığı seçimi olabilir mi? Mevcut veriler alt alta yazıldığında ekonomi biraz olsun düzelmeden bu yolun tıkalı olduğu kesin. Peki mevcut koşullarda Türkiye yönetilebilir mi? Bu sorunun cevabı şu sıralarda pek yok.

Seçim öncesinde başta Selahattin Demirtaş ve DEM partiden gelen Kürt sorununun çözümü için Erdoğan ile masaya oturmak mesajları, ister istemez “Erdoğan MHP prangasından kurtulup DEM ile yeni bir yola girer mi?” sorusuna yol açıyordu. Ama Van’daki mazbata kargaşası, Erdoğan ile DEM’in yollarının kesişemeyeceği sonucuna varmamıza da yol açtı. Bu kargaşaya bağlı olarak AKP içinde sert tartışmaların varlığına da tanıklık ettik. AKP bitiyor mu? Yerel seçimlerin diğer kazananı Yeniden Refah Partisi muhafazakar seçmenin yeni adresi mi? Bekleyip göreceğiz.

Gelelim CHP cephesine.

Öncelikle Özgür Özel’i kutlamak gerekiyor. Seçimin kaybedilmesi halinde çok tartışmalı olacak CHP Genel Başkanlık koltuğu artık tartışmasız hale geldi. Ama hemen ardından eski Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nu da kutlamak gerekiyor. Eğer bugün CHP toplumun bütün katmanlarından oy alabiliyorsa, şüphesiz Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi dönüştürmek konusunda attığı adımların katkısı yadsınamaz.

Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a da ayrı birer parantez açmak gerekli. İmamoğlu rakibi Murat Kurum’a 1 milyona yakın fark atarken, Yavaş Ankara’da rakibi Turgut Altıntaş’ın oylarının neredeyse iki mislini alarak yeni bir belediyecilik anlayışının ne anlama geldiğini herkese ezberletmiş oldu. Esasen yeni dönemin belediyecilik anlayışının “merkezin beceremediğini belediyeler aracılığı ile yapmak, diğer ifadesi ile sosyal belediyecilik” olması gerekiyor. Başta büyük şehirler olmak üzere bu yolda kat edilecek başarı ve algı yönetimi, CHP’yi gelecekte de birinci parti olmaya götürebilir.

“Bundan sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri için CHP’den kim aday olur?” sorusunu sormak için çok erken. Şu an için öngörülmesi imkansız olan gelişmeler bu soruya kendi zamanının ruhu içinde cevap getirecektir.
Zamanın ruhu demişken, CHP’nin başarısının zamanın ruhuna ters düştüğünün de altını çizmek gerekiyor. Bütün Avrupa giderek popülist aşırı sağa doğru yelken açmışken, Türkiye’de tam olmasa da sol görünümlü bir partinin merkez parti haline gelmesi ihtimali herhalde AB ülkelerinde de siyasetçilerin yeni hesaplar yapmalarını gerektirecek. Hani demiştik ya, “CHP değişirse, Türkiye değişir, Türkiye değişirse dünya değişir.” Belki de CHP’nin utangaç olmayan yüksek bir sesle AB ile ilişkilerin yeniden tam üyelik rayına oturtulmasına çağrı yapmasının da vakti gelmiştir.

Kaybedenlere gelince.

6’lı masanın CHP dışında kalan bütün bileşenleri. Diğerlerine girmeye pek gerek yok belki ama illaki İyi Parti ve muhalefete muhalif Meral Akşener. Yazık ettiniz Sayın Akşener, bunca öfke size yakışmadı ve merkez sağın partisi olmaya aday İyi Parti’nin neredeyse yok olma aşamasına gelmesine yol açtınız. CHP ile ittifak yapmamak size kaybettirdi, boyunun ölçüsünü gören CHP’ye de kazandırdı.

Her yazıyı enseyi karartmayalım diye bitirdiğim için beni eleştiren bazı dostlarıma selam olsun. Ben yaşadığım sürece ısrarla enseyi karartmamaya devam edeceğim.

Herkese, umutların yeşerdiği iyi bayramlar.



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 23 Avr 2024 1:23    Sujet du message: Répondre en citant

Mayın tarlasında tatil

Can Baydarol



9 günlük tatilin ardından yazı yazmak zordur. Ne de olsa 9 günlük rehavet ortamı içinde yazılacak fazla malzeme olmaz, rutin trafik kazaları, son zamanlarda rutin hale gelen hayat pahalılığı, tatil yörelerinin doluluğu, vs. gibi konularla satırları doldurmaya çaba gösterirsiniz.

Peki bu 9 gün de böyle mi geçti? Kesinlikle hayır.

Önce Antalya’daki teleferik kazasına tanıklık ettik. Kimin ihmalidir, şu an için tam olarak kestirilememekle birlikte, kazanın ucuz atlatıldığını, 1 can kaybı ve 10 kadar yaralının dışında kabinlerde mahsur kalan 174 kişinin tamamının kurtarılmasını, heyecanlı bir aksiyon filmi seyredermişçesine izleyerek gördük. Kurtarma operasyonuna katılan bütün ekiplerle gurur duyduğumuzu da belirtmeden geçmeyelim.

Tatil dönüşlerinin başladığı ya da devam ettiği saatlerde ise, İran’ın İsrail’e ölçülü misillemesi diyebileceğimiz saldırılarını izledik. Umarız İranlı yetkililerin de beyan ettiği şekilde bu saldırı yeni tırmanmalara yol açmaz ve savaş Ortadoğu’nun bütününü kapsayacak şekilde yayılmaz. Bugüne kadar izlediğimiz vekalet savaşlarına devletler resmen taraf olmaz.

Savaş yayılır mı? Şu an için başta ABD ve İran olmak üzere süreçte ağırlığı olan tarafların bunu istemedikleri aşikar. Peki ya İsrail? Kestirmesi zor.
Peki ya Türkiye’nin durumu? Kesinlikle barışın tarafı olmak zorundayız. Mevcut görünüm altında İran’ın yanında ya da İsrail’in yanında yer almak ulusal çıkarlarımız açısından kabul edilebilir bir tutum olamaz. Ne Gazze’deki katliamın suçlusu İsrail ne de Azerbaycan Ermenistan savaşında açıkça Ermenistan’ın yanında yer alan ve Zengezur koridorunun açılmasına şiddetle karşı çıkan İran’ı dostumuz olarak addedemeyiz. Her ne kadar müttefiki olduğumuz NATO’nun önemli ülkeleri İsrail’e destek mesajları veriyor olsa bile benzeri bir mesajı vermemiz herhalde sözkonusu olmayacaktır. Özellikle İsrail ile ticaretimizi kısıtlama noktasına bizi sürükleyen ülke içi tepkiler dikkate alındığında, hükümetimizin olası bütün baskılara karşı bu yola gitmeyeceği de aşikardır.

Olası baskılar demişken yakın gelecekteki iki önemli gelişmenin önemine dikkat çekmek de gerekiyor.

Bunlardan birincisi Türkiye AB ilişkilerinin geleceğine yönelik AB Zirvesi. Daha önce Aralık 2023 Zirvesinde Türkiye konusunun Mart 2024 Zirvesinde kapsamlı şekilde ele alınacağı belirtilmiş, ancak büyük olasılıkla 31 Mart yerel seçimleri öncesinde Erdoğan’a kullanabileceği bir malzeme vermemek için, sözkonusu Zirve’de Türkiye ile ilgili olarak tek kelimeye dahi yer verilmemişti. Türkiye konusu büyük olasılıkla içinde bulunduğumuz ay masaya yatırılacak ve kademeli, koşula bağlı ve geriye çekilebilir iyileştirmeler gündeme gelecek. Özellikle “koşula bağlı ve geriye çekilebilir” kavramları ne tür baskılarla karşılaşabileceğimizi ister istemez düşündürüyor.
İkincisi ise Erdoğan’ın Biden tarafından davet edilmesi. Bütün görüşme taleplerine rağmen sürekli reddedilen ve Biden döneminde ilk defa Mayıs ayında ABD’ye gidecek olan Erdoğan’ın ziyaretinin ardından tablo biraz daha netlik kazanacak. Özellikle giderek kaotik hale gelen Ortadoğu bilmecesinde Türkiye’nin ne tür roller üstleneceğini, ABD ile müttefik olarak mı? yoksa karşı cephelerde mi yer alacağımızı daha iyi anlayacağız. ABD’nin kontrolü altında olan Dünya Bankası’ndan ve belki de IMF’den para beklediğimiz dikkate alındığında, “ABD’nin olası baskılarından ne kadar kaçınabiliriz?” bilemiyoruz.
Doğal olarak dış politika gündemimizin yanı sıra iç politikada da hareketli günler bizi bekliyor. Özellikle TBMM’nin açılması ile birlikte gündeme taşınacak olan “Anayasa değişikliği” meselesi ile önümüzdeki hafta boyunca çeşitli senaryolara tanıklık edeceğiz. Meral Akşener’e “partini bırakma!” telkinlerinde bulunan başta Devlet Bahçeli olmak üzere iktidar mensuplarının Akşener sevdası ile Anayasa değişikliği arasında kurulan illiyet rabıtası sürekli zihinlerimizi meşgul edecek.

Evet aksiyonu bol uzun tatil bitti.

Şimdi daha heyecanlı günler bizi bekliyor.

Ben 1 Nisan 2024 itibarı ile enseyi karartmaktan vaz geçtim, haberiniz olsun…





Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 23 Avr 2024 1:27    Sujet du message: Répondre en citant

Şimşek yeni Derviş mi?

Can Baydarol



2000 ekonomik krizinde kurtarıcı olarak merhum Kemal Derviş apar topar Dünya Bankası görevinden ayrılıp Türkiye’ye gelmişti. Derviş reformları Türkiye ekonomisini düzlüğe çıkartırken, o gün için yeni, bugün için yeniden elzem olan “yapısal reformlar” kavramını tartışmaya başlamıştık. Kavramın içi dolmaya başladıkça, Derviş’in sadece bir birey olarak ekonomideki varlığının ötesinde, yeni bir koalisyon ortağı olduğu algısı da giderek yerleşir hale geliyordu.

Hatırlayalım, dönemin DSP, ANAP, MHP koalisyonu başta idam cezasının kaldırılması olmak üzere 4 Ağustos 2002 tarihinde çok önemli hukuk reformlarına imza atarak Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerinin önünü açarken, hemen ardından MHP’nin erken seçim talebi ile koalisyona son vermesi, 2002 Kasım ayının hemen başındaki seçimlerle Türkiye’nin yeni bir siyasi iklimle tanışmasına da neden oluyordu. Diğer ifadesi ile MHP Derviş’i ve altında kendi imzası olsa bile yapısal reformları sevmemişti.
Geçtiğimiz hafta içinde AKP’ye yakınlığı ile bilinen Hürriyet gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi önemli bir yazı yazdı. Yazı mealen üç adamı içerde tutmanın Türkiye’ye maliyetini tartışmaya açar nitelikteydi. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Can Atalay Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları hiçe sayılarak ceza evlerinde tutuklu olmaya devam ettiği sürece, Türkiye’nin hukukun üstünlüğüne saygılı devlet algısını yerleştirmesi mümkün değil. Hukukun üstünlüğüne saygılı olmayan bir devletin de yatırımcılar için cazip ülke olma imkanı yok.

Doğal olarak Selvi’nin yazısına sert tepkiler MHP kanadından geldi.

Bu tartışmalar olurken, Demirtaş davasının karar duruşmasının Mayıs ayının sonlarına ertelenmesi, ister istemez “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Mayıs 2024’de yapılması beklenen ABD ziyaretinin sonuçlarına göre bir karar mı çıkacak?” sorusunun sorulmasına da yol açtı.

Maliye ve Hazine Bakanı Şimşek ABD ziyaretinden eli ne kadar dolu döner bilinmez ama, Dünya bankası’ndan gelen ve gelmesi beklenen kredilerin proje kredisi olacağı, IMF’den “izlediğiniz yol doğru, bizle anlaşsaydınız da aynı yolu izlemenizi beklerdik!” övgüsünün dışında bir para bulamadığı aşikar. Gizli bir IMF anlaşması yapıldı mı? Erdoğan’ın bu konudaki hassasiyetleri düşünüldüğünde şimdilik pek olası gözükmüyor.

Peki yabancı yatırımcıyı Türkiye’ye çekmek için olası yapılacaklar listesini nasıl sıralamak gerekiyor?

Herhalde sıcak parayı hemen çekebilmek için öncelikle Merkez bankası’nın faiz oranlarını enflasyonun üstüne çekmesi gerekiyor. Şu andaki faiz oranları pek de inanırlığı olmayan TÜİK enflasyon oranının bile çok altında.

Aynı şekilde ciddi bir devalüasyona da ihtiyaç var. Söylemekten utanıyorum ama Türk Lirası hala çok değerli ve bu durum ihracat ve beklenen turizm gelirlerini çok kötü etkiliyor. Mevcut görüntünün devam etmesi halinde Türkiye’ye sıcak para girişini beklemek maalesef hayal.

Sıcak paranın dışında olan ve esas beklenen kalıcı yatırımlar için ise, yukarıda bahsetmeye çalıştığımız yapısal reformların hızla hayata geçirilmesi şart. Özellikle maalesef en fazla itibar erozyonuna uğrayan hakim ve savcı meslek gurubunun hızla özgürlüklerine kavuşturulmaları, siyasi otoritenin iradesine göre değil, hukukun öngördüğü şekilde karar verir hale getirilmesi gerekiyor. Yargıtay başkanının hala seçilememiş olması, hukuk işlerinde siyasetin ne kadar rol oynadığı gerçeğini artık bizlere sorgulatmamalı.
Yerel seçimler sırasında tarafgir tutumu nedeni ile prestij kaybına uğrayan, ancak emeklilere seçim rüşveti verilmesini engelleyerek Cumhur cephesinde seçim hezimetine yol açtığı iddia edilen Şimşek, yukarıdan engellenmeden bu adımları atma cesaretini gösterirse, zamanında DSP, ANAP, MHP koalisyonunun bozulmasına neden olan Derviş’in oynadığı rolün benzerine yol açar mı? Göreceğiz.

Bu arada Özgür Özel’in Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde yaptığı konuşmada AB tam üyeliği vurgusunu yapması, yılların ardından CHP’nin AB’yi hatırlaması adına umut verici oldu.

17, 18 Nisan 2024 günleri gerçekleştirilen AB Zirvesi sonuç bildirisi Dışişleri Bakanlığımızın tepkilerine rağmen “Türkiye ile olumlu ve istikrarlı bir yakınlaşma” niyetinin altını çizdi. Ancak bu yakınlaşmanın “aşamalı, orantılı ve geriye döndürülebilir” nitelikte olacağı da vurgulandı.

Kanaatimce hukukun üstünlüğünü sağlayabildiğimiz ölçüde ilişkilerimizi yeniden tam üyelik perspektifine oturtmak kolay olmasa da imkansız değil.
Ümit etmeye ve izlemeye devam…



Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
administrateur
Admin
Admin


Inscrit le: 16 Fév 2009
Messages: 871

MessagePosté le: 29 Avr 2024 16:42    Sujet du message: Répondre en citant

1 Mayıs

Can Baydarol


1 Mayıs 1977 ben yaşlarda olanların hazin hatıraları arasında yer almaya devam ediyor. Taksim Meydanında toplanan emekçilerin üzerine açılan ateşle çok sayıda hayatını kaybeden ve yaralanan emekçiler içimizi sızlatmaya devam ediyor.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından yasaklı hale getirilen kutlamalar, emekçilere yasaklanan Taksim Meydanı, AKP’nin ilk yıllarında esen özgürlükçü anlayış doğrultusunda “Bahar Bayramı”, “İşçi Bayramı” haline dönüştürülürken, gösterilere de açık hale geliyordu. Ancak özellikle “Gezi olaylarının” yarattığı psikolojik algı, zaten özgürlükçü anlayışı bırakıp giderek baskıcı hale gelen AKP’yi, anlaşıldığı kadarıyla kendisine karşı yeni bir kalkışma olasılığını ortadan kaldırmak için Taksim Meydanını tekrar yasaklı hale getirmeye itiyordu.

Önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Ardından Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, Taksim Meydanı’nda yapılacak 1 Mayıs kutlamalarını bir işçi hakkı olarak tanımasına rağmen, anlaşıldığı kadar bu yılda Meydan polis ablukası altında kullanıma kapalı olacak.

Peki bu görüntü Türkiye’ye nin çıkarına mı?

Yürütme adına alınan bu karar öncelikle yürütme organının hukukun üstünlüğünü tanımadığı anlamına geliyor. Türkiye’ye bir türlü ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi getirtememenin esas nedeni hukukun üstünlüğünü ayaklar altına almak değil mi? İktidar sahibi bazı yorumcular istedikleri kadar yerli ve milli hukuk tanımı arasınlar, modası geçmiş bu “düalist” yaklaşım, konu küresel sorunlarla ilgili hale geldiğinde “monist” teoriyi öne çıkartıyor. Hele yasalar hiyerarşisinde uluslararası anlaşmaları ülke yasalarının önüne çıkartan ve dolayısı ile AİHM kararlarını da Türk yargısının üstüne taşıyan Anayasamızın 90ıncı maddesi ortadayken.

Zaten “Anayasayı kafaya takmıyoruz”, bu Anayasayı tez zamanda değiştirmek için harekete de geçiyoruz!” mantığı, ne yazık ki belki de gerçek anlamda ihtiyaç duyulan bir Anayasa değişikliğine kuşkuyla bakmamızın gerekçesini de oluşturmuyor mu?

Neyse, bekleyip, izleyip göreceğiz.

Diğer yandan tam Özgür Özel - Tayyip Erdoğan görüşmesinin yapılacağı sinyali, seçimler süresince (milletvekili, Cumhurbaşkanlığı, yerel seçimler) fazlasıyla gerginleşen Türkiye gündeminde artık yumuşamanın ve diyaloğun önünün açıldığı algısına yol açmışken, emekçilerle yeni gerginlik kapısının açılması kime hizmet eder? AKP son seçimlerde gerginlik ve ötekileştirme politikasının kendisine ne kadar oy kaybettirdiğinin hesabını doğru yaptı mı sizce?

Gelelim Devlet Bahçeli’nin şifrelerine. Bir hafta boyunca o garip şarkı ve pek de sportif olmasa da sportif imajını veren Bahçeli, görüntüleriyle ve şarkı sözleri ile kime hangi şifreli mesajı verdi? Hani ilk algı AKP ile MHP arasında soğuk rüzgarların estiği olduysa da, hala tereddütlerimiz devam ediyor. Çıkar ittifakının bozulması siyaseten gerçekleri açısından anlaşılır gibi değil. Ancak her durumda Bahçeli’yi tebrik etmek gerekiyor. Bunca büyük sorunlarla boğuşan Türkiye’de, bu video sayesinde, bütün hafta boyunca gündemde kalmayı ve kendisinden bahsettirmeyi başardı.

Tabii bu arada Erdoğan’ın ABD ziyaretinin ertelenmesinin arka perdesinde Hamas lideri ile İstanbul’da buluşması, Hamas’ı ısrarla (ne ilgisi varsa) Kuvayi Milliye ile özdeşleştirmesi yatmıyor mu? Her ne kadar ziyaretin ertelenmesinin gerekçesi olarak, Türk ve ABD’li diplomatların gündem konusunda anlaşamadıkları ifade edilmiş olsa da, bu ziyaret hem uzun süredir askıda bulunan hava kuvvetlerimizin taleplerinin önünün açılması, hem de Ortadoğu ihtilaflarının giderilmesi açılarından çok önemliydi. Ziyaret ABD Başkanlık seçiminden sonra mı olur, o döneme kadar yapılmaz ise nasıl bir siyasi ortamla karşı karşıya gelinir? Bilemiyoruz.

Anayasa dağişiklikleri, Özer – Erdoğan görüşmesi, Bahçeli şifrelerinin daha net anlaşılacağı, dış politikada hareketli günlerin yaşanacağı heyecanlı bir haftanın eşiğindeyiz.

1 Mayıs bütün emekçilere kutlu olsun!..


Revenir en haut de page
Voir le profil de l'utilisateur Envoyer un message privé
Montrer les messages depuis:   
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet    Forums d'A TA TURQUIE Index du Forum » Forum en langue turque Toutes les heures sont au format GMT + 2 Heures
Aller à la page Précédente  1, 2, 3, 4, 5  Suivante
Page 4 sur 5

 
Sauter vers:  
Vous ne pouvez pas poster de nouveaux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas répondre aux sujets dans ce forum
Vous ne pouvez pas éditer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas supprimer vos messages dans ce forum
Vous ne pouvez pas voter dans les sondages de ce forum


Powered by phpBB v2 © 2001, 2005 phpBB Group Theme: subSilver++
Traduction par : phpBB-fr.com
Adaptation pour NPDS par arnodu59 v 2.0r1

Tous les Logos et Marques sont déposés, les commentaires sont sous la responsabilités de ceux qui les ont postés dans le forum.